11/24/2025

saadet denen şaşkın serseri

gözlerinin denizine dalıp, ruhunun derinliklerindeki yosunların arasından
izlemek istiyorum suyun yüzünde dalgalanan yıldızların ışıklarını.


şu an, öyle bilmediğim bir karanlık ki bilinmezlik;

gözümde canlandırmaya uğraşsam da kestiremiyorum,

her küçük çipildemeyle ışıldayan yakamozların ışığı mı onlar,

yoksa gözlerinin sahici yıldızları mı?


merak ediyorum! bulanık karanlık uzaklaşıp, berraklaşınca mavi ışığı gözlerinin, 

nasıl görünüyor gözlerinden yıldızlar 

ve tabii gün ışığı...

5/19/2025

anlar

yaz geliyor. 

yazın başındaki ılık günlerden birinde, toprak çiçeklerle renklenmişken, denizde nasıl yüzdüğüm geliyor aklıma.

kayalıklarda, derinliğine rağmen dibindeki yıldızları ve gün balıklarının renklerini görebildiğim şeffaflığı ile, sakin, pürüzsüz, güneşin ışığını minik parıltılarla yansıtan yüzünü hiç bozmadan, sadece orada olmak, suyu hissetmek... her yerimi saran doğanın karnında gibi, yumuşacık ve huzurlu... 

biliyorum, insan aynı nehirde iki kere yıkanamaz, aynı denizde iki kere yüzemez. her şey değişken ve dinamik. yine de bu bazı anları aklıma, ruhuma ya da neredeyse işte oraya saklayıp, ihtiyaç duydukça hatırlayıp keyfini çatmaktan alıkoyamaz beni. 

özlediğim insanları, şehirleri, kedileri ve köpekleri, gözümü kapatıp hissini hatırlayarak hasret gidermek, çocukluğumdan beri öğrendiğim bir şeydi. bu yüzden, bir şeyleri büyük büyük, yoğun yoğun yaşamayı ve kaydetmeyi huy edindim sanırım. aklım, aradaki boşlukları dolduruyor elbet. görüşmeyeli neler olmuştur, neler geçmiştir herkesin başından?

kim nasıl değişmiş olabilir, tahmin etmeye çalışabilirim tabii ki. mesela o denizde kimler yüzüyor, kaç çocuğun zıplamasını kucaklarken neşeli kahkahalarına tanıklık ediyor,

kaç dolunay parlatıyor karanlık derinlerini, kaç gün ısıtıyor güneş içini; 

ya da kaç gün, nasıl rüzgarlar patlıyor üzerine, kimler taş kaydırdı üzerinde? taşların da yüzeyleri suyun yüzü gibi pürüzsüz ve yumuşak mıydı? yoksa sert pürüzleri ile yüzünü acıtarak deldiler mi onu? 

 tüm bu sorular aklıma gelse de, hiç bir yanıta sahip olmadan, sadece bir anlığına tekrar o ılık ve berrak suda yüzmeyi hayal ederek, kendi gerçekliğimin içinde mutlu olabilirim. 

gün ortasında, gece uykusunda, canım sıkıldığında kaçıp mutlu hissedecek milyon an birikir böylece. 

ve sonra, tekrar karşılaşmalar yaşandığında, insanların, kedilerin ve köpeklerin, şehirlerin ve denizlerin hiç değişmemiş gibi, her seferinde yeniden sıcak sıcak kucaklaması, belki de bu hayallerle görünmez bir iletişim ağı kurduğum içindir. 

belki fark ettiğimizden fazlasını hissediyor ve biliyoruzdur. o kayaların dibindeki, derinliğine rağmen şeffaf ve berrak, pırıl pırıl su ile yine buluşacağım, biliyorum. sabırla yazı, güneşin içimi ısıtmasını, gün balıklarının renklerini bekleyeceğim. 

güneş

11/13/2022

boşluğa düşmek

üstünde durduğum zemin kaydı, sevgilimle beraber evim, kedilerim ve köpeğim, bahçem ve çiçeklerim, arkadaşlarım, geleceğim, geçmişimle beraber uzayda bilmediğim noktalara doğru uçarlarken kim ne yöne gitti, nereye doğru gidecek bilemezken, 


zaman büküldü: o, geçmiş, gelecek ve bugün, karışmış ince bir altın zincir gibi çözülemez hale geldi ve patladı…


düşmeye başladım…

ilkin inanmadım düşüyor olduğuma, bunu korkulu bir rüya sandım. sonra olanları tekrar tekrar hatırladım ve anladım gerçekten düşmekte olduğumu. o kadar hızlı ve büyük bir düşmekti ki bu, kendimi atmosferden geçerken yanan bir meteor sandım. 


çırpındım, debelendim, yoruldum, kendimi ‘düşmek olmaya’ bıraktım. o zaman yanan meteorun gönlümün ortasından içimi yakan acı olduğunu anladım.

- ‘yanarak geçiyor içimden ve geriye yanık boşluk kalıyor!’ dedim. 


hayatın anlamını kaybetmek kadar yoğun bir hissi vardı boşluğun.

- ‘boşluğu anlamla ve kendimle doldurmalıyım’ dedim. 

- ‘boşluğu zamanla ve kendinle dolduracaksın’ dedi biri.

- ‘zamanı yaşayarak lif lif ayıracaksın, gözyaşlarınla iyice ıslatacaksın ki yumuşayacaklar’ dedi. 

- ‘sonra kızan yüreğinin ateşi ile kurutacaksın onları, ne çok ıslak, ne çok kuru. zamanın lifleri olduğu için anın geldiğini bilecekler ve artık kızmayacaksın. ’sadece anda kalıp yaşayarak aldığın liflere artık yeni anılar dizme zamanı gelmiş olacak, tane tane, boncuk boncuk’ dedi.

- ‘o renkli boncuklarla bezediğin iplerle öreceksin içindeki boşluğu.’ 


ailemi ve arkadaşlarımı seçebilmeye başladım gözlerimdeki sisin arasından, adımı çağırıp sesleniyorlardı. seslerini duydum uzaklardan ve yakınlardan: çağrılarıyla düşmeyi yavaşlatıyor, çarpmak yerine konmak için yol göstermeye çalışıyorlardı. tutundum seslerine ve ellerine, yardım ettiler anda kalarak yaşadığım kısa zamanlar kazanmama. kazandığım zamanlardan toplamaya çalışıyorum lifleri ince ince, henüz çok güçsüz, çok kırılgan, narin ve kısalar. onların ellerini tutuyorum her fırsatta, içime doldurdukları şefkatle dingin anlar iliklerimi okşuyor. kendimi hatırlıyorum. yine de zaman zincirinin patlayan parçaları düşüyor ellerime, gözyaşlarım dökülüyor liflerin üzerine. kırılan zaman zincirinin parçalarını eritiyorum kalbimin sıcağında, sevgi ve şefkatle, andan topladığım liflerin içine ince ince işliyorum onları. eski zamandan kalan parıltılar da olmalı örgümde…


- ‘hiç olmayacak, hiç kapanmayacak gibi acıtıyor’ dedim. 


- ‘bunun tek yolu, zamanda kendini bulmaktan, kendini zamanla eğirmekten ve yeniden ve yeniden örmekten geçiyor’ dedi. 


- ‘biliyorsun, bildiğini biliyorum, bunun tek yolu bu’ 

- ‘biliyorum. bu defa kızgınlıkla ve öfke ile değil, sevgi ve şefkatle öreceğim’ dedim.


içimdeki boşluğu öreceğim. gözyaşı, acı, zaman, zamanın kırılan altın tozu parçaları ve kendimle öreceğim. sesiyle adımı çağıranların sesini, elimi tutanların ellerini şefkatle sararak öreceğim kendimi.


- ‘konacak, uçacak ve tekrar konacaksın. sen düşerken, konarken ve uçarken hep yanında olacağım’ dedi…


11/28/2016

Adet Öncesi Sendromu - Premenstural Sendrom Ne İşe Yarar

Sevgili rahim sahibi insan (kadın demek yetmeyecek, belki aramızda translar da vardır),

İki hafta sonra 36 yılımı şu dünyada ve özellikle bu memlekette doldurmuş olacağım. Bir süre öncesine kadar adet öncesi sendromun, yani bütün o şişliğin, gerginliğin, saçmasapan hallenmelerin, bağrış çağrışların ne işe yaradığına dair hiç bir fikrim olmadığı gibi, bir de lanet okuyordum kadın olduğuma, belki de doğurmayacağım bir bebe için bu kadar sıkıntı çektiğime, içime şeytan girmiş gibi davranıldığına, söylediğim-yaptığım herşeyin ciddiye alınmayıp(bazen kendim tarafımdan hatta) "adet görceksin di mi?" diye dalga geçilmeye... ve fakat sonunda olayı çözdüm sanırım.

Bütün bu sıkıntıların bir nedeni varmış meğersem: kendini senden alıp uzaklaştıran o "erkek" dünyaya rağmen kendini bulma şansı!

Şöyle anlatmaya çalışıyım. Burada yer vermeye hiç niyetlenmediğim hormonuydu, ödemiydi, kıllanmasıydı, taşlanmasıydı gibi fiziksel bir takım etmenlerden çok daha değerli ve daha psikolojik bir durumdan bahsediyorum.

Normalde o kadar çok şeyi yüklenip, o kadar çok tahammül ediyoruz ki hayata, ede ede bi hal oluyoruz. Sonunda, o fiziksel-fizyolojik zımbırtılar olduğunda, bir anda o omuzlarımızdaki yükler ağır geliyor, her gün gülümseyerek geçiştirdiğimiz şeyler batıyor.
Nasıl gelmesin, nasıl batmasın?

Arkadaşım, aynı işi yapıyoruz ama aynı ücreti alamıyoruz! İkimiz de eve yorgun geliyoruz (ister kardeş olsun, ister akraba, ister eş-sevgili ya da neyse işte), ama yemektir, bulaşıktır, çamaşırdır; çile anam çile! üstüne üstlük, bir de verdiğin emeklerin hiç bir değeri yok, zaten zorundaymışsın gibi! ne lan bu, köleliğin modernize edilmiş ve bilinçaltında filizlendirilmiş hali! Hayır, bu kadarla bitse iyi, bir de tavizler, tacizler ve çok geniş bir yelpazeye yayabileceğimiz şiddet türleri var: ekonomik, cinsel, psikolojik; sokaktan, okuldan, iş yerinden tut evin içine, babana abine eşine kadar herkesler başetmek zorundasın sürekli!

Haydi diyelim ki, çok zengin, eğitimli, müthiş başarılı bir kadınsın ve bunların hiç biri ile birebir karşılaşmayacak kadar şanslısın(mümkün değil bu ülkede, hiç bir şey olmazda "ay yumurta bile kıramıyormuş" diye ortadan beşyüze kırıverirler yürekcağızını, "boyalı şempanze" diye büküverirler dokuzyüzseksenaltı yerinden insanı ama diyelim ki şanslısın yine de olmuyor bunlar); lan bu memlekette masada yoğurt yok diye öldürülen bir kadın var, şu an için 212 sayısını gösteren bir anıt sayaç var, tecavüzcüsü ile evlendirilen kadınlar ve tecavüzcüsünün kadına verecek parası yok diye öldürülen çocuklar var bu memlekette! bütün bunları duymak - bilmek yetiyor zaten iken;

Demem o ki bal kadınım, can kadınım, bir tanecik engin arkadaşım,
bil ki, insanların seni şeytanlaşmakla suçladığı, saçmalamakla suçladığı, "kendin olmaktan çıkmak"la suçladığı şeyler, senin, gerçek kendini görebilmen ve ona ulaşabilmen için altın değerinde göstergelerdir.

Çünkü aslında, sen, nerede nasıl güleceğini bilirsin, işlerini nasıl yapman gerektiğini bilirsin, nasıl giyineceğini, pişirmek isteyip istemediğini, ne iş yapmak istediğini, nelere kadir olup olmadığını, neleri sevip sevmediğini; nasıl yaşamak istediğini bilirsin! ve bütün o bağrış çağrışlar, çıkışlar, isyanlar, gerginlikler boşa değil; sana o bildiğin, ama bildiğin halde omzuna yüklenen milyon şeyle bastırdığın seni hatırlatmak için; bütün o öğretilmiş-genlerine işlenmiş "erkek dünya"ya karşı seni sana çağırmak için varlar ve inan bana kutsallaştırabileceğim tek şey neredeyse o adet öncesi sendromdur :)

Bu minik isyanlar, çıkışlar, adet diye geçiştirilse de, sen topla kenara onları, al cebine. Bak bakalım normal zamanda ne hissediyorsun onlarla ilgili; ama normalden daha ihtiyatli; sen misin, onların öğrettikleri mi o çıkışları şeytanlaştıran? Sen isen gerçekten o, yükselt isyanını; yürü oradan!
Seni sorun çıkardığın için suçlayacaklar; yılma! Sorunlar iyidir; çözüm üretmeyi gerektirir, yaratıcı süreçlerdir: istediğin hayata doğru gitmenin adımıdır onlar. Baktın çözülüyor; sorun çıkarmakta istediğin kadar yaratıcı olabilirsin! Ta ki çözüm çıkmayana kadar: o zaman da bil ki, orası senin yerin değildir. Orası ister baba ocağı - ana kucağı olsun, ister yarin göğsü, ister arkadaşının omzu; orası senin sen olabileceğin yer değildir, canım kadın! kaç oradan! bir an önce, geç olmadan kaç! git ve kendine aslolan seni şeytan görmeyen insanların olduğu yeri yarat: kendini ve kendi dünyanı!







3/28/2015

karı dırdırından kurtulmanın en kolay iki yolu



















hep çok itici bulunan, çoğunlukla "çok konuşan ve kafa ütüleyen" kadınların gerçekleştirdiği eylem. hatta öyle ki bir xsözlükte "bir kadının yapabileceği en büyük hata" yazıyor.

erkekler hep şikayet ediyor "dırdırından bıktım", "ne bu dırdır?"

ey sıkılgan adamlar, sizlere dırdırdan kurtulmanın en kolay yolunu sunuyorum, iyi dinleyin!

iki basit yöntem vardır dırdırdan kurtulmak için: birincisi sevgiliniz olan kadını duymamaya, anlamamaya çabalamak için harcadığınız enerjinin bir kısmını önce kendinizi sonra karşınızdaki insanı anlamaya çalışarak harcadığınızda, büyük ihtimalle sorun kendiliğinden çözülecektir. dikkatinizi çekerim, "karşınızdaki insanı" dedim.

çok yeni birşey değil, değil mi sizin için: kadın, insandır ve tıpkı siz erkeklerin olduğu gibi arzuları, istekleri, düşünceleri, hassasiyetleri, kırılganlıkları vardır. kadın, öznesi siz olan değil, kendisi olan bir canlıdır. sizler edilgen bulduğunuz için, istediğiniz zaman özne, istemediğinizde çöpe atabileceğiniz, arzularını, düşüncelerini, hassasiyetlerini görmezden gelebileceğiniz nesneler değildir kadınlar. bir ilişkiye girdiğinizde, bağ kurmayı, sevilmeyi, şefkat görmeyi, bağlılığı, güvenilmeyi, etkilenmeyi, pohpohlanmayı, canınız çektiğinde sevişmeyi istediğiniz ve bunlar karşılanmadığı taktirde arıza çıkarmayı bildiğiniz gibi, karşınızdaki insanın beklentilerini de ciddiye almanız gerekir. çünkü ilişki kurmak demek iki kişilik bir işteş fiildir ve iki öznesi vardır ve istemediğinizin farkındayız ama iki insan bir araya gelince, birbirlerine karşı bir takım sorumlulukları vardır; en başta iletişim kurmak gibi. sizin duvarlarınızın, korkularınızın, yaşanmışlıklarınızın sorumlusu sizsiniz ve gerekirse bunları aşmak için çaba sarfetmek de sizin sorumluluğunuz; bunu hiç bir kadın veya erkek kişi sizin yerinize yapamaz. ve bir şey daha, kadın, sizin beklentilerinizin kölesi değildir. bu nedenle önce kafanızın içindeki erkekle yüzleşin, farkındasınız ya da değilsiniz, yaşam boyu öğrendiğiniz kodlarla hareket ettiğinizin ve erkek olarak elinizdeki erki kullandığınızı kabul edin, kendinizle yüzleşin: sokaktaki herhangi bir adamdan hiç bir farkınız yok!

ikinci yöntem daha da basit aslında: kendini özne olarak gören bir kadınla beraber olmayın. çok basit. kendinize arada sırada sevişeceğiniz bir "fuck buddy" bulun ve sorunlarınız ortadan kalksın. zaten bir ilişki yükü taşımak istemeyen insanların çooook çok önce buldukları çözümdür bu. siz de yapın, çekinmeyin.

ama olur mu? siz hem güzel, hem belli bir karizması olan, yer yer mistik, yer yer agresif, genel olarak muhalif, entellektüel olarak kapışmak istediğinizde size cevap verebilen, mümkünse eteğinde çeşit çeşit öyküleriyle hayatınızı renklendirecek, iyi müzik dinleyen, hem şefkat gösterecek, hem iyi sevişecek, hem kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş, kendi dünyasını kurmuş bir kadınla olmak istersiniz, size böyle bir kadın yakışır. "hem klasik bir ilişki" kurmak istemezsiniz, ama hem de klasik bir ilişkiden beklenen herşeyi beklersiniz. hem sizin gibi sorgulasın ama kendini özne hissetmesin ve bir özne olmanın gerektirdiği gibi konuşmasın. hem aşık olsun, doyamasın, ama hem de bunu göstermesin. hem özgür olsun, hem de bağlı olsun. bütün isteklerinizi karşılasın, ama hiç bir talebi olmasın.

siz ne olduğunuzun ve istediğinizin farkında mısınız? bir kadının kendini ifade etme çabasına dırdır diyerek, karşınızdaki insanı nasıl aşağıladığınızın, nesneleştirdiğinizin, kişiliğini yoksaydığınızın farkında mısınız? bu söylemle hareket ederek, farklı olduğunuzu, evrimleşip sıyrılmış olduğunuzu sandığınız bütün o "erkek" güruhundan hiç farklı olmadığınızın? bu nesneleştirmenin, yeşerttiğiniz öfkeyi tutmak ve yutmak zorunda kalmanın nasıl bir şiddet olduğunun farkında mısınız peki? peki yukarıda saydığım bütün bu özelliklere sahip olmanın getirdiği, kendi kendini evriltmek için harcanan çaba sürerken, toplumsal cinsiyet rollerini bir yandan reddederek ve bu reddedişin toplum tarafından sürekli yargılanmak-eleştirilmekten tutun sözlü-fiili tacizlerine cevap verirken, bir yandan kendi içinde öğretilmiş kalıpları keşfedip kırmaya çalışarak kişinin zaten kendine belli oranda uyguladığı şiddeti nasıl üçe beşe katladığının? an gelip, bütün bu çabaları sorgulamak zorunda kalmanın ağırlığının?

şu sözü arkadaşlarımdan ben çok duydum: "önce kadınlığını bırak, insan ol."

şimdi ben size diyorum: önce erkekliğinizi bırakın, insan olun!




2/04/2015

bilemedim kara gözlüm, seni sorun'ca


sorun çıkarma konusuna takıldım çünkü bir süredir "sorun çıkarmak" ile ilgili uzun uzun düşünmem gerekti. sonunda şuna karar verdim:

sorun çıkarmak nasıl bir şey biliyor musunuz? aslında süper güçleri olan birşey sorun çıkarmak. ama çözüm arayan devingen beyinler için. sorun çıkarırsanız, çözüm üretebilirsiniz: büyük potansiyeli var bi kere... üstelik, çözüm için inanılmaz yaratıcı fikirler de üretebilirsiniz.  sorun çıkaralım çıkaralım çözelim bence. hem de boş yere, durduk yere. sırf o yaratıcı potansiyeli kullanabilmek için hatta!

ama, niyet önemli yine burada: sorun yaratmayı kötü bişi gibi algılar ve çözmeye niyetli olmazsak, bütün o güzelim potansiyel enerji gelir ve herşeyi dağıtır, öldürür... enerjinin kendisi öyle, bu belirleyebileceğimiz bişi de değil...

süper güçler söz konusu olunca, kontrol edilmesi önemli tabii ki. sorun çıkarmak gibi özel bir gücü kontrol edebilmenin iki basit kuralı var: 
  1. sorun çıkaran kişiye/kişilere güvenmek, niyet sorgulamamak.
  2. çıkarılan sorunun mutlaka bir çözümü olduğuna inanmak ve çözümü bulabilmek için güzelce düşünmek, gerekirse uzunca, dikkatlice. tabi bunu yapabilmek için sezgilerin, duyguların ve beynin hazır ve ayık olması gerekiyor ne yazık ki.
bu iki şeye dikkat ederseniz, mutlaka yaratıcı ve güzel bir çözüm üretebilirsiniz bence.

aslen, sorun çıkarılmaz... ortada bir sorun vardır, tespit edilir, ya da yoktur. tespit edilebiliyorsa, ifade bulabilir. ifade bulan bu sorunu çözmek isteyen birileri vardır ya da yoktur. büyük ihtimalle çözmek istemeyen, uğraşmak istemeyen birileri, diğerlerini sorun yaratmakla suçlayarak kendi yüklerini hafiflettiklerini sanıyor olabilirler. ya da bu sorunları bazı noktalara varmak için kullanıyor da olabilirler belki. belki de hiç orada olmak bile istememişlerdir, bilemiyoruz...

çözüm üretmeye üşenen insanların en önemli özelliklerinden biri de, sorunu çözmek yerine, iyice kitlemeye çalışmaları ve "bak, bu çözülebilecek türden bir şey değil işte" diyerek, çözüm üretmemek için harika bir ortam yaratmalarıdır. bunu gerçekleştirebilmek için, satranç oynuyormuş veya savaşıyormuşcasına, ifade edilen sorun karşısına başka bir sorunu dikerler. ne kadar ayırarak tane tane çözmeye uğraşsanız da nafiledir artık. o uzuuuun, çin seddi gibi kalenin ardına saklanmış fille göz göze geldiğiniz anda kaçıp gitmiş olmanız gerekirdi. geçmiş olsun. artık bu noktadan sonra çözüm filan yok, unutun bütün bildiklerinizi, topuğunuzu kıçınıza vura vura kaçabilirsiniz...

neyse, keşke herkes çözüm bulmak için sorun çıkarıyor olsaydı, belki başka dünyalar da mümkün olabilirdi...

1/16/2014

Ey Susmak

dün annem mutteşem yüzyıl izlerken girdim salona. şöyle bi şiir okuyodu sülüman, pek sevdim, hatta "oha" dedim:

----------

ey susmak,

benim özüm sensin,


sevdiğimin perdesi de sensin,
susmanın en kıymetsiz lütfu
insandan, korkunun da ümidin de yok olup gitmesidir.
insan kaderin getirdiklerine karşı susarsa,
şikayet etmezse,
onda ne korku kalır, ne ümit.

beni kederlerle, belalarla yıkmadıkça, harab etmedikçe allah,
bendeki gizli hazineyi hiç bana verir mi?
beni coşkun bir sele kaptırmadıkça,
nasıl olur da beni çeker ihsan denizine götürür?

ben, aynayım.
ben aynayım.
gevezelik eden, söz söyleyip duran kişi değilim.

ben sustuğum için siz benim gönül feryadımı duyamazsınız.
ancak kulaklarınız göz kesilirse
benim perişan halimi görür, anlarsınız.

---------


devamında artık insan egosundan nasibini almış bişiler diyordu, o kısımı sevmedim ama belki anlamamışımdır…

sonra Cibran geldi:

ACI

Ve bir kadin, 'Bize acidan bahset' dedi.

Ve o cevap verdi:

'Aciniz, anlayisinizi saklayan kabugun kirilisidir.

Nasil bir meyvenin çekirdegi, kalbi Günes'i görebilsin diye
kabugunu kirmak zorundaysa, siz de aciyi bilmelisiniz.

Ve eger kalbinizi, yasaminizin günlük mucizelerini
hayranlikla izlemek üzere açarsaniz, acinizin, nesenizden
hiç de daha az harikulade olmadigini göreceksiniz;

Ve kirlarinizin üstünden mevsimlerin geçisini kabul ettiginiz gibi,
ayni dogallikla, kalbinizin mevsimlerini de onayliyacaksiniz.

Ve kederinizin kisini da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

Acilarinizin çogu sizin tarafindan seçilmistir.

Aciniz, aslinda içinizdeki doktorun, hasta yaninizi
iyilestirmek için sundugu 'aci' ilaçtir.

Doktorunuza güvenin ve verdigi ilaci sessizce ve sakince için;

Çünkü size sert ve hasin de gelse, onun elleri
'Görülmeyen'in sefkatli elleri tarafindan yönlendirilir.

Ve size ilaci sundugu kadeh dudaklarinizi yaksa da,
O'nun kutsal gözyaslariyla islanmis kilden yapilmistir.'

ve sonra AŞK geldi:

"Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum. İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir? "
"Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum? "

1/06/2014

iki insan bir noktaya bakar dururlar,
herkes kendi gördüğüne doğrudur der ya.
benim için benim hayalim doğru be insan,
senin için senin hayalin doğrudur ey can,
senin için senin hayalin doğrudur ey can...

insana yön göstermek çok zor be ey can,
ruhun alabildiğini aklın anlamaz.
senin yüreğinde yatan en doğrusu can,
senin ruhunda yatan en doğrusu can.

bu bir masal bir hikaye değil be ey can,
doğada var bu gerçekler anla be ey can.
doğa sana tüm gerçeği söylüyor ey can,
doğayı anlamazsan çok zor be ey can,
doğayı anlamazsan çok zor be ey can...

senin doğan senin ruhun, saygı göstersen,
sevgini hiçbir zaman eksik etmesen,
aklın gücü ruhuna yetmez be ey can,
aklın gücü doğana yetmez be insan.


arto tunçboyacıyan- herkes kendi bildiğine doğru der...

1/02/2014

yıldız ağacı

Uzay zaman içinde, yollar hayal peşinde, ütopyalarla gerçeklikler arası bağlarda, minik bir gezegen varmış…
bu gezegen, akıl almaz olaylar yaratabilirmiş; kimi zaman muhteşem güzellikler, kimi zaman üzücü öyküler; birine göre güneş salına salına ışır, başka birine göre kara bulutlar gökyüzünü sararmış… bizim buralardaki fizik kuralları orada işlemezmiş… herşeyin oluşu tamamen gezegen sakinlerinin hislerine, rüyalarına ve hayallerine göre gerçekleşirmiş. hatta, öyle ki aynı anda aynı yoldan giden iki farklı kişiye yolda neler oldu diye sorsanız, çok başka öyküler anlatabilirmiş bile! kimisinin endişesi tek boynuzlu bir canavar olarak karşısına dikilirken, bir başkasının sevinci, papatyalar ve gelincikler olur süslermiş yolu… bazen etrafına mini mini konfeti baloncuklar saçan kuşlar geçerken, bazen çiçekler osuran ama korkunç bir ejderha ile bile karşılaşabilirmişsiniz… gezegenin sakinlerine sorsanız, kimisi bu yolculukları her haliyle çok sever, yolları keşfe çıkarmış; kimisi de pek öyle gezmekten haz etmez, minik güzel kulübeleri ve komşuları ile takılarak keyif çatmayı severlermiş… hepsi de güzel, hepsi de kendi halindeymiş…

"yolcu" sakinelerden biri, bazen yolda oturur ağaçları seyre dalar, onları bir şeylere benzetirmiş… aslında, o ne hayal etse, ağaçların o şekle girdiğini unuturmuş bile bazen…
bir gün, kendini dinlenmeye çektiği, patikalardan birinde giderken, cılız bir ağaca raslamış. bu patikadan daha önce geçtiği halde onu hiç farketmemiş ve bu yüzden hem şaşırmış hem de içini bir merak salmış. daha yakınına gitmiş ağacın ve yaklaştıkça daha da güzel gelmiş ağaç gözlerine… "neden bu kadar cılızsın" diye sormuş kadın, bakmış ki biraz su ve biraz yeni toprak gerek… ona su ve toprak taşımış yolu oradan geçtikçe. her gittiğinde, ağacın yaprakları altından birer yıldız parlamaya başlamış ve kadın, yıldızlı ağacı çok sevmiş; kadın sevdikçe ağaç güzelleşmiş.

-bu kadın, her zaman "yolcu" değilmiş… eskiden de bir ağacı ve ağacın bahçesinde bir kulübesi varmış. yanlış okumadınız! kulübeyi oraya yapmasının nedeni, ağacın kendisiymiş. yine arada küçük gezintilere çıkarmış herkes gibi. bir gün bu gezintilerden birinde, bir kabusla karşılaşmış. bu kabusla boğuşurken, kulübenin izini kaybetmiş ve ardarda geçtiği kötücül yollarda giderken, artık dönecek bir kulübesinin olmadığını çünkü ağacın gerçekten var olup olmadığını hiç bilemeyeceğini hissetmiş… gezegenin doğası gereği, olan her şey hayal ve his meselesi… yaşadığı bu şeyler kadını çok üzmüş, farketmediği halde, yıllar sonra bile onu korkutan-acıtan yaralar bırakmış… sonunda, dönecek yeri olmadığına göre, yepyeni hayaller kurup, yepyeni yollara çıkmış ve böylece "yolcu" olmuş…-

zaman içinde yaşadığı kabusları ve kötücül yolculukları unuttuğunu sanan ve mutlu mutlu yıldız ağacına koşan kadın, ağacın yıldızları parladıkça ve içini ısıttıkça, çıktığı yolculuklardan dönüşlerde zorlanmaya başlamış. bir an önce ağaca varmak istediği halde karşısına kocaman zırhlı ejderhalar çıkıyor, karabasan isimli o karanlık ve korkunç yaratık yoluna tuzaklar kuruyor ve sürekli canını yakıyormuş. kadın, bu kabusların nedenini biliyormuş: unuttuğunu sandığı o yolculukları tekrar yaşamaktan korktuğu için, şimdi, sürekli yeni yeni kabuslar türetip duruyormuş. yine de, her kabusta bir parça daha iyileşip, bir parça daha güzel hayal kurabilmeye başlamış… hatta, belki uzun yolculuklara çıkmak yerine, yakın yolculuklarla yetinmeyi düşünmeye başlamış. işte, tam böyle düşünürken, ağacın yanına varmış; kendi kabusları ile uğraşmaktan besleyemediği ağacın yapraklarını solgun, yıldızlarını sönük bulmuş. anlayamamış önce, neden böyle olduğunu… sonra konuşmuş onunla, yola çıkmamış yanında kalmak için. dibinde oturup güzel hayaller kurmuş yıldızların ışıklarını beslemek için, şarkılar söylemiş, öyküler anlatmış… ama nafile çünkü ağacı beslemek için bu kadar uğraşırken, hep onu kaybetmekten korkmuş… korktukça işe yaramaz hale gelmiş şarkılar ve hayaller… korku gittikçe büyümüş; büyüdükçe yırtıcı avcı kuşlar saldırmaya başlamış. avcı kuşlar, ağacın yıldızlarını koparıp koparıp mideye indirmişler… kadın, korkusundan kurtulmuş, ama artık ne yıldızlar varmış, ne ağaç…

11/03/2012

DON KAFA DON

modern zaman içinde, bitmap vektör peşinde, kafamın içindeki jant telleri, jimnastikçi hipopotamlara dayanamayıp kopmak üzereyken... bazen düşündüğüm şeyleri söylememek, boğazımda,
hıçkırık geçsin diye biri korkuttuktan sonra kalan şaşkın yarımlık hissinin ağırlığını bırakıyor.
bence, hıçkıra hıçkıra ağlamak deyimi buradan geliyor. aglarken içinde tuttuğu herşeyi bırakıyor ya insan, o yarım kalan hıçkırıklar da o anda "oh beeee" diyip rahatlayıp atmosferle buluşuyor.
evet, evet, böyle olmalı...
kafam allak bullak... siyasete değinmeyeceğim demiştim bu blogda ama:
bugün 53. gün, geri dönüşü olmayan zararlar ve ölümler bekliyor... ve ben burada oturup şımarıkça yazıyorum...

9/29/2012

GOLGE GOLGE SOYLE BANA!

ben herşeyim ve herşey bense, yani aslında ben diye bişi yoksa, bütün varsa bir tek, şimdi bunu okurken elini başının üstüne götürüp kafanı kaşıdığını düşündüğüm için ben şimdi, sen okurken, sen de elini başının üstüne götürüp kafanı, en olmadı burnunu kaşıdın mı?

bi sayı tut içinden. gerçekten! yazının sonunda söyleyeceğim sayı mı acaba tuttuğun sayı?

farkeder mi? gerçeklik nedir? gözlemci gerçeği gözleyebilir mi ki? gözlemci gözlemeye başladığında algılar da değişmez mi?

ged'in gölgesine sarılması... ama ondan önce ondan korkması, büyüklerinin onu saklaması gölgesinden, sonra korkuyla beklemesi, beklemekten vaz geçip peşine düşüp araması, yanında gelen arkadaşının şefkati ve sonunda hiç kimsenin algılamadığı bir gerçeklik içinde onu bulması, ona sarılması ve artık "bütün" bir insan olması...

mükemmellik kavramını tanımlayan iki şey söyle deseler, bir onun öyküsünü, ikincisi de bruch'un keman konçertosunu söylerim şimdi... şimdiki algıma göre... yarın başka bişi söyleyebilirim tabii ki, bu hakkımı her zaman elimde tutmak isterim...

------zorlamak ve zorlanmak... bir işi zorla yapmak ya da zor olan bişiyi yapmak çok farklı şeyler. kendimi pek çok konuda bişiler yapmaya zorlanmış hissediyorum. zorunda olmaktan ötürü. bazen gönlümüzün aktığı şeyler konusunda kendimizi daha çok dinlesek hayatın daha akışkan ve berrak olacağını düşünmekten alamıyorum kendimi. 

zorlamak istemem kimseyi. en kötüsü, birisini bir konuda bir şeyler yapması için zorlamak zorunda olmak... bu şöyle bişey: beraber yol yapmak için sözleştiğin birini yolda seninle sağ kalabilmesini sağlamak için üstüne düşen şeyleri yapması konusunda zorlamak... insana sorumluluk yükleyen ve zor yapılan aynı zamanda istenerek yapılmayan bir iş... herkes istedediği şeyi yapsa-yapmasa, hiç kimsenin zorlanması gerekmez ve zorlama olmaz hiç bir şey... ama yolda gidilebilmesi için yapılması gereken asgari şeyler varsa, paylaşılması gerekmez mi? en azından öylesi bir durumda olanları ve sonuçları kabul etmek daha kolay olabilir belki...-------

şimdi de herşeyin böyle olmuş olmasının bir nedeni olsa gerek diye bakıyorum... "olan" şeyler kendince olup bitiyor işte. koca evren dönerken bir insanın başına gelen şeyleri hiç umursamıyor bile... hem zaten "iyi ki böyle olmuş" diyoruz ya, "olanı" kabul etmek ve yola devam etmek gibi görünse de, aslında çok ikiyüzlü buluyorum... çünkü öbür türlüsü olsa ona da iyi ki öyle olmuş derdik... çünkü eninde sonunda bizi mutlu edecek taraftan bakmayı becerebilen yaratıklarız. 

peki bu gerçekten mutlu olmak mı yoksa teselli bulmaya çalışmak mıdır?

hiç de bile "iyi ki böyle" olmadı! hiç bi zaman bişilerin sonunda kötüsünü isteyerek yapmayız... yani kötü veya iyi de algımıza göre değişir ama kötü olduğunu düşünmesek aslında, iyi ki böyle olmuş da demeyiz yani değil mi? aslında güzel umut dolu hayallerle yaparız birşeyleri, kendimizce bir takım anlamlar yüklemişizdir yaptıklarımıza... uzun soluklu emek dolu yol sonunda, istenmeyen son geldiğinde ise, sanki bu olan şeyler hiç dokunmamış, rahatsız etmemiş gibi "iyi ki" deriz.

hayır yav, "iyi ki böyle" olmadı! kötü oldu işte! belki bazen derdimizi dinliyormuş gibi yapan, paylaşıyor görünen birileri söyler bize bunu... aslında daha derinlemesine inerek tokatlamaya cesareti yoktur da, iyi ki diyerek geçiştirmek ister... ya da yaran taze bir de ben deşmiyim der alttan alttan...

iyi ki demek riyakardır, samimiyetsizdir, aldatandır ve egomuzun aklımızla elele tutuşup gözümüzü kör ettiği, herşeyi geçiştirdiğimiz yerdir.

iyi ki diyerek geçiştirdiğimiz şey yaşamımız ve yaşama kattığımız anlamlar halbuki... geçiştirmek istemiyorum bunu... çocukken yaşadığımız travmalar bizi şekillendirdiği için "iyi ki" denemez... büyürken aldığımız yaralara sonunda öğrendik diye "iyi ki" diyemeyiz. koca insanlar olduğumuzda yaptığımız hatalara ya da başımıza açılan işlere "iyi ki" denemez... bebek düşünce "iyi ki" nasıl denir? dedim işte! halbuki olanı oturup hakkını vere vere irdelemek ve acısını-yasını yaşamak gerek... iyi ki diyerek görmezden gelmek mutlu etmez çünkü gerçekten, anlık teselli verebilir ancak... sonunda, gerçekten sindirdiysek belki nötr bir sesle şöyle diyebiliriz "böyle oldu". tuttuğun sayı ya üç ya da beş olabilir bence... 

9/21/2012

eylül ekim ayları, paslanır akıl bagları!

dadan dan dadan! geçen 4 senedir eylülle başlayıp ekimle biten bir takım olaylar karşısında çok güçlü durulabileceğim konusunda bu kadar ikna olmuşken, meğersem daha tekne kazıntıları varmış temizlenmesi gereken...hele ki son iki senedir ağustos sonunda başlayan huzursuzlanma ve kalp sızıntıları ve sıkışmalarının anlamlarına dair emin olmasam da yaklaşık bir fikre sahip olabildim sanırım... "bişey olcak anneeciiiim" diye korkarken, "bişiler olmuştu, amanın" diyerek, aklımın dimağımın durma derecesinde kilitlenebiliyor olması ne garip... atlattım sanıyor insan... sonra birşeyler oluyor ve hop diye su üstüne çıkıyor koca bir buz kütlesi, çözülmeyi bekleyen...
düşünmek ve anlamaya çalışmak iyi hoş tabii ki... yine de belki de bazen hiç düşünmeden ve sorgulamadan; baş etmeye çalışmadan, bir şey öğrenmem gerek diye kasmadan;  sadece insan olduğumuz için acı çektiğimizi hatırlayıp sonuna kadar yaşamak gerekiyordur acıyı... hatta belki de gerçek anlamda baş etmemizi sağlayacak ve "seneye bir kez daha hatırlatmayacak" tek yol budur, kim bilir.
aslında bu ayların çok güzel olması gerekiyordu yahu... yine de ilk baharı daha çok seviyorum...


9/19/2012

ASLINDA BIR KONU VAR - 2

bir önceki versiyonda şunu söylemiştim: "o'sensei ueshiba'nın da dediği gibi, acaba karmaşayı çözmek için tam ortasına mı girmek gerek mesela? " zaten karmaşa geliyor eliyle ayağıyla ve çözülmek sorunda kalıyor sanki...

doğruları çizerken nasıl davrandığımı tam olarak göremediğimi anladım. insan, içinde bulunduğu hissiyat ve hal içindeyken, o "an ve durum" için doğrularını çiziyor işte. bir yanlışın tam karşıtını yapmak, doğru olmuyor örneğin. bir örnekte kötü sonuç almak, o şeyi yanlışlamıyor. her durumun bileşeni birbirinin aynı olmuyor mesela. ama bunu anlamak için on tane yanlış yapmak gerekebiliyormuş benim için. 

şimdi bakınca, önceden yazdığım bir sürü şeyi sadece anı olarak saklamak gerektiğini düşünüyorum. "doğrusu şöyledir, böyledir" diye anlattığım pek çok şey, belli bazı durumlarda yine doğru olabilir tabii ki, inanç sistemlerinin kendi içindeki tutarlılıklarını takdir etmek gerek. yine de, şimdi bakınca düşündürtse de, nafile "kontrol altında tutma, korunmaya çalışma, kaçma" çabaları gibi geliyor kendi adıma... ailelerimizin "benim olmadı yavrumun olsun" diyerek herşeyi önümüze sermelerinde yaptıkları hata gibi... bir şeyden duyduğumuz rahatsızlığı, o şeyleri düzenlemek yerine tamamen ortadan kaldırmak ya da tam tersini yapmakla kendimizi nasıl daha da dar sınırların içine sokuyoruz... "ailemle sıkıntım var, madem öyle ailem olmasın" demek gibi... "aidiyet beni bozdu, hiç ait olmayayım" demek gibi, "evlilikler boktan sonuçlandı o zaman hiç evlenmeyeyim" gibi, "okul hayatımızı bok etti, hiç kimse okula gitmesin" demek gibi... halbuki hepsinin düzenlenebilir ve yeniden tanımlanabilir olması mümkün, değil mi?

bütün doğrular arasında bir tane denge noktası olmayabilir yani. dengeyi bulmak amaçlı davranınca da belki, gözlemcinin etkisi ile bütün dengeler yitebilir... akıp gitmek, dengesizken de yapılabilir belki...

acaba düşünmeyi bilmiyor muyum cidden yahu? 

9/13/2012

SIFIR YUTAR, BIR BAKAR!

bir "Bir" varmış. Bir, Beş'e çok özenir ve onun gibi olmaya çalışırmış... bunun nedeni onu çok sevmesi ve söylediği herşeye çok değer vermesiymiş; çünkü herkes Beş'e o çok sevimli ve değerli biri gibi davranırmış. ama Beş de bir rakam olduğundan mükemmel değilmiş. aslında Sıfır hariç hiç bir rakam ya da sayı mükemmel olamazmış istese de. hiçlik herşeyin geldiği ve gideceği tek yerdir çünkü ve kimseye bir zararı yoktur. Sıfırın tek kötü yanı, diğer rakamların gözünde, çarpma işleminde herşeyi yutmasıymış. arkasından herkesin "işte yutan eleman geliyor..." diyerek homurdandığını duyarmış. kendisi mekanlara girmeden önce gelen şen kahkaha sesleri kesilir, ortama ağır bir ciddiyet hakim olurmuş...

Bir'in öyküsüne döneyim, sıfırdan çok bahsedeceğim daha... Beş de mükemmel değildir tabii ki; siz o kocaman yuvarlak karnının çok yemek yemekten olduğunu mu sanıyorsunuz? insanlarda çok yemek karın şişirebilir ancak rakamlarda durum biraz farklıdır... aslında o kocaman şiş karın, Beş'in kocaman egosudur. örneğin Dokuzun bir zamanlar çok güçlü bir egosu varmış... çok aşağılar, çok yüceltir, çok sinir bozucu olabilirmiş ama yaş farkından dolayı bütün rakamlar ona saygılı davranmaya çalışırlarmış. günlerden bir gün, dokuzun bir kuyunun yanında dinlenirken, bir kelebek gelip burnuna konmuş. "ben inek miyim, git ineklerin burnuna kon" diye kelebeği kovalamaya çalışırken dengesini yitirip kuyuya düşeyazmış. tek eliyle kuyunun kenarına tutunup kendini kaldırmaya çalışıyormuş. ancak heyecandan ve başına gelen öfkeden çılgına döndüğü için elleri terlemiş ve yavaş yavaş aşağıya kaymaya başlamış. işin kötü tarafı, Dokuz farkında değilmiş ama o kuyunun bir özelliği varmış: kuyu su kuyusu değil, ruhları boyutlar arasına sıkıştırıp hapseden bir kapıymış. neyse, bütün çarpık işler ve karmaşaların düzenleyicisi sıfır tam o anda kuyunun başında belirmiş ve yardım etmek istediğini söylemiş. Dokuz, düşerse ruhunun sonsuza kadar boyutlararası yerde sıkışacağından ve huzur bulmayı beceremeyeceğinden habersiz, Sıfıra terslenmiş. "bugün ölmeyeceğim ben tamam mı, beni hiçliğe gönderemeyeceksin! zaten başıma gelenler yeterince kötü, bir de sen gelme üstüme" diye bağırmaya başlamış. o zamanlar  dokuzun bacakları da oldukça tombulmuş, handiyse Sekiz le ikiz gibiymiş, ama o kadar dengeli değilmiş... Sıfır, Dokuza, kuyuda onu bekleyen tehlikeyi anlatmaya çalışmış. onu yutmak gibi bir niyeti olmadığını ve elindeki ipe sıkıca tutunursa yukarı çıkmasına yardım edeceğini söylemiş. ancak Dokuz o kadar inatçıymış ve küstahmış ki, "tuzağına düşmeyeceğim tamam mı!" diye bağırmaya başlamış. derin bir nefes alan Sıfır, bu arada ipe ilginç bir düğüm atıp, kement yapmış. "ne olur ne olmaz, ipi sarkıtıp bacaklarından geçirirsem bunun koca kafası takılır, ben de çekerim yukarı" diye düşünmüş. tam o sırada, karnı acıktığı için midesi gaz yapan boyutlararası yer, hafifçe geğirmiş. fakat Dokuzun dengesi iyice kaybolmuş ve tam düşecekken sıfır onu kurtarmış. Dokuz, günlerce titreme nöbeti geçirdikten sonra, kendine gelmiş ve artık boynu biraz daha eğik, bacakları da daha sıskaymış. pratikte olmasa da kafasında bir şeyleri fark etmiş olması nedeniyle kendini yüceltmeye devam ettiği için, koca kafası olduğu gibi kocaman kalmış.

ancak Beş hiçlikle veya boyutlararasının mide gazıyla başbaşa kalmamış. çok ilginç olaylar gelmiş başına evet, çok ilginç ve beklenmedik şeylerle yüzleşmek zorunda kalmış, doğrudur... ama onun o dümdüz kafası yok mu, hiç eğilip bükülmeyen kafası, o koca göbeğini görmesin diye aklını kullanıp dümdüz gösterirmiş kendini... aslında Beş çok iyidir, çok tatlı bir rakam olabilir istediğinde, eğlenceli de olabilir... ama işte kafası-aklı dümdüzdür onun... herşey onun aklının gösterdiği gibi olmalıdır. eğer aklının çizgisine paralel gitmiyorsa diğer rakamların akılları, onları görmezmiş bile... bu nedenle de, hep aynı şeyleri yaşar durur ancak bir gram değişmezmiş... bizim Bir de işte koymuş kafasına, herkes bire özenli davranıyor, iyi davranıyor diye, ona benzemek istermiş...

ey Bir! bir dönüp bak kendine! hiç ilgin alakan var mı senin Beş'le! Bir, dışarıdan çok zavallı görünür. etkisiz eleman işte sonuçta. tek istediği şey sevilmek garibimin... bütün rakamlar onu sevsin diye o kadar çok çaba sarfediyor ki, cıscıbıl incecik bir şey... ama burnu var onun da... dik bir burun, ne Beş'in ne Yedi'nin dik akıllarına paralel, ne diğerleri gibi yuvarlak, yumuşak... bir tek dörtle uyuşur bir hali var biraz... aslında, bu tam 45 derecelik açıda olması burnunun onun hem avantajlı hem de dezavantajlı olduğu kısmı da, bunu farketmesi uzun yıllar aldı... bu açı ona bütün diğer rakamların gözünden dünyanın nasıl bir yer olduğunu gösteriyor. empati diyebiliriz aslında sanırım, morfolojik avantaj kaynaklı manevi empati... hatta öyle bir şey ki, Bir'in neredeyse etkisiz eleman olmasının nedeni bu açı! örneğin bir gün Yedi gelip Üçten şikayet ediyor, sonra da Üç gelip Yedi'den yakınıyor. Bir, ikisine de hak veriyor aslında, çünkü ikisinin açısını da anlayabiliyor. Üç çok yuvarlak kafa, çok düşünüyor, ancak tek yönlü egosu nedeniyle çok saçmalayabiliyor. (üçün akıl ve gövde göbekleri aynı yöne bakar dikkat ediniz)... Yedi düz kafalı düz mantıklı bir rakam... Üçün söylediği bazı şeyleri anlayamıyor, özen göstermiyor... yazık... aslında evliliklerindeki en büyük problem, hangisinin daha asal sayı olduğu konusunda uzlaşamamış olmalarından. Bir, şöyle söylüyor ikisine de, " ikiniz çok farklısınız, ama uzlaşmak zorunda da değilsiniz... hanginiz daha asal diye sormayın, ikiniz de asalsınız, bu yüzden berabersiniz.. keşke güçlerinizi birleştireseniz, o zaman çok çeşitli ve güzel bir hayatınız olurdu!" ama ikisi de bunu anlayamıyorlar ve sanki Bir bir uzaylıymış gibi bakıyorlar ona... birin derdi bir tane değil... kendisini sevdirme çabası bir yana, kendisinin neyi sevip neyi sevmediğini iyi bilir... ayrıca başkalarının da neyi sevip sevmediğini anlaması daha kolay olur. bu nedenledir ki, Bir, kendi istemediği şeyleri başkasına yaşatmamaya, yapmamaya çalışır. Çoğu rakam onun kafasının nasıl işlediğini anlamadığından pek, anlam veremezler onun böyle davranışlarına, "eziksin sen", "niye böyle eziksin sen" diyip dururlar Bir'e.. Halbuki bunun ezik olmakla bir ilgisi yoktur, kendine değer vermemekle de ilgisi yoktur: kendisi nasıl davranış görmek istiyorsa öyle davranıyordur... ancak, herkes onun gibi olmadığından, kendi kendine yarattığı doğrular-yanlışlar ve olan biten arasında çok kalmış bir. çoğunlukla da yalnız kalmış, yalıncacık... neyse ki onu taşıyan güçlü bir kaidesi var ayaklarının altında... bu kaide ona kendini hatırlatıp durduğu için şanslı gerçekten. yoksa kaybolur giderdi Bir de...

Velhasılı, bir etkisiz eleman olmaktan çok sıkılıyormuş... keşke kendi gibi bir rakam olsa da yalnız hissetmese bari kendini diye düşünüyormuş ve hayatını bir işkenceye çeviriyormuş. ama, günlerden bir gün, Sıfırla karşılaşmış Bir... herkesin korktuğu, hiçliğe giden kapı, Sıfır!

önce korkmuş, donakalmış... tam da öyle donakalmış ki, sıfırın gözlerine bakıyormuş doğrudan... dipsiz ama sonsuz hiçliği görmüş gözlerinde Sıfırın... gevşemeye başlamış... anlamış ki korku bir amaç değil bir araçtır... sonra çorap söküğü gibi gelmiş gerisi... sıfırla çok zaman geçirir olmuş bir... hiç konuşulmayan huzur zamanları... rakam ille de çarp beni demezse, çarpmazmış ki Sıfır zaten ve varlığının nedeni, rakamlara özlerini hatırlatmakmış... bu olaydan sonra Bir, herşeye daha farklı bakmaya başlamış... yine etkisiz elemanmış örneğin, ama bundan rahatsız olmuyormuş aksine işine geliyormuş öyle olmak... artık Bir'icik olduğunu anlamış ve bundan çok mutluymuş... yine de, hayat bazen garip şeyler getirebiliyor rakamlara da.. yine kafasını karıştırıyormuş Bir'in, yine içi çalkalanıp bulanıp saçmaladığı aptallaştığı şeyleri çözmek için garip hareketler yapıyormuş.. e o da bir rakam ve hiç bir rakam Sıfır gibi mükemmel olamaz...

9/10/2012

Anoreksik Kafa Anoreksik Hayatta Bulunur

günler 48 saat fln olsa, hem yazı yazsam, hem grafik tasarım yapsam(ama zorundalıktan değil, gönlümden geçen şeyler için), hem dikiş diksem, hem dans etsem, hem bisiklete binsem. durup sadece okumak- durup sadece dinlemek için zamanım olsa, kaygılanmasam geçen zamana... doyasıya uyusam vicdan azabı çekmeden... sevdiğim herkesi görebilsem, behçeyle uğraşabilsem... şimdi çoğunu yapamıyorum. yapsam da ondan ona koşmayla geçiyor ve hiç bir şey anlamıyorum yaptıklarımdan; zamanla içi boşalıyor ve pratik ihtiyaçları karşılamak için yapılan işlere dönüşüyor. (insan gibi yemek yapıp, kek yapıp, keyifle yemeyi özledim yahu!)

Yaptığımız işlerin içini, aldığımız keyifle, kattığımız anlamla, üstünde geçirdiğimiz zaman içinde edindiğimiz anlayış ve deneyimle doldurmazsak, ne anlamı kalır o işleri yapmamızın?

son bir aydır, robot gibi çalışmaya çalışıyorum ama artık işe yaramıyor ve çıkan işlerim de beğenilmiyor böyle olunca. beyni hem fiziksel olarak cevizle ve bademle beslemek gerekiyor, hem de manevi şeylerle... sürekli  bilgisayar başında çalıştığım için, blogları okuyup, fotoğraflara bakıp, videolar izleyerek beslemeye çalışıyorum kendimi. bir şeyler katıyordur elbet ancak gerçek hayat deneyimi gibi olmuyor tabii ki... yapılan bir şeye bakmakla, bir şey yapmak arasında büyük fark var sonuçta...

hayata, gerçek anlamda yaşam katmayınca, sonunda anoreksik beyin ve ruh haliyle, anoreksik işler çıkıyor böyle... bir şeylerin değişme zamanı gelmiş demek ki! bakalım bu kez nasıl bir çözüm bulacağım? merakla bekliyorum kendimi...

9/06/2012

ASLINDA BIR KONU VAR

dün bir sürü huzur ve ermişlik edasıyla bir yazı yazdım ya hani... 

(burada yasemin mori) aslında bir konu var (isimli şarkısını söylemeye başlar...) çözemiyorum...

bilgi ve davranış biçimlerimiz üzerine düşünüyorum... hepimizin yargıları var. karşılaştığımız herşeyle ilgili bir sürü şey geçiyor aklımızdan ve öğretilmiş- düşünülerek ulaşılmış-deneyimler sonucu edinilmiş-pişmiş-kaçmış bir takım bilgileri kullanarak bir takım sonuçlara ulaşıyoruz değil mi? sonra, bu sonuçları değerlendirip, içlerinden bazılarına tutunup öyle tepki gösteriyoruz. peki iyi de, bunların doğruluğundan nasıl emin oluyoruz?

merak ediyorum, her karşılaştığı etki karşısında, oturup düşünüp, ön yargılarını bir kenara bırakmaya çalışıp, bir o pencere, bir bu tencere ve bir de çatıdan bakarak hareket eden var mı? bazen alıklığım mı tutuyor  yoksa, boşuna mı bu kadar her köşeye taşınıp, düşünüp hareket etmeye çalışıyorum? doğrusu ne, bilmiyor muyum?

aslında bir doğru var(böyle bir şarkı bilmiyorum henüz); insanın kendi doğrusu... eğer kendi doğrusu, genel doğrularla uyuşmuyorsa birinin, o zaman işte, hem öbür hem kendi doğruları arasında bir yerde dengede kalabilmek için sanırım, empati yeteneğini devreye sokarak, genel doğruları en azından anlaşılır bir dizge içinde algılamaya çabalar o biri. bu durumda işte, farklı doğruların sınırları belirginliğini yitirir ve belki bazen iç içeymiş gibi görünebilir. benim koskocaman karman çorman pek seviyor böyle anları, tam ona göre örneğin. genel doğru ile kendi doğrusunu uzlaştırabilince daha huruzlu ve mutlu bir hayata sahip olabileceğini düşünüyor ya insan hani, kendi deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum: yalan!

bazen de öyle net bir şekilde emin olabilir ki kişi, iki doğrunun hiç bir noktada kesişmediğine; yüz kere deneyip görmüştür ki... inatla kendi doğrusu boyunca hareket eder. ama, bu davranışın da sonu mutluluk olmaz; kendini gerçekleştirmek diye düşünür insan, ama, mutlu olmaz işte, huzurlu da...

bir yerde, en az iki doğruyu da taşıyabilecek bir denge noktası olması gerek. kabul etmek ve akmak, düşünmeye gerek duymadan sadece hareket edebilmeyi sağlayacak bir nokta! sanki o noktayı bulursam çok rahatlayacakmışım gibi bir his var içimde.

o'sensei ueshiba'nın da dediği gibi, acaba karmaşayı çözmek için tam ortasına mı girmek gerek mesela? ya da karmaşayı olduğu gibi kabul etmek? kargılaşmadan, odunlaşmadan...

çözemiyorum işte... belki daha çok pratik yapmak gerekiyordur bu denge konusunda, ta ki çinli akrobatlar kadar esnek ve konsantre olmayı öğrenene dek...

NELER OLUYOR HAYATTA

uzundur yoktum blogda... bir süredir yaşadıklarımdan edindiğim, dıbıdıbıdım birtakım didaktik bilgileri hemencecik yazıp kaçmak niyetindeyim... mutsuzluğu ve kaygıları hep dışarı yansıtıp, dönüp kendine bakmama şımarıklığı içindeyken şöyle bir soru sormuştum: "bir şehir biter mi?" bu şehrin bittiğini ve uzaaaak uzaaaak diyarlara gitmek gerektiğini düşünüyordum bir süredir. "halbuki elini taşın altına koymak" diye bir deyim var değil mi?bir de kendisi olmak şeklinde garip bir deyim de var.

örneğin: "kendim olmaktan çok sıkıldım" cümlesinde, aslında kendi olmayı çözmekle ilgili bir derdi olan ve bundan kelli sıkıntı içinde olan insanın, içinde bulunduğu durum anlatılır. bir de "kendim olmak için yola çıkıyorum" cümlesindeki anlama bakarsak, burada sözü eden kişi şunu demek ister: " yahu içime atıp atıp biriktirdiğim hayallerim var, isteklerim var, bunların bana getireceği belki milyon tane keyif-acı-sevinç-bilgi vs var... dur ben bir bulayım şunları, oldurayım da göreyim, neymişim "kendim" dediğim."  işte ikinci cümlede, kişinin eli, taşın altına girmeye razı olmuştur bile!

ben de baktım, baktım, baktıııım, koskocaman karmançorman ile ve kontrolcü kontes ile çok kereler boğuştum, derinlere daldım çıktım, güneşi izledim, ters-yüz ettim kendimi ve dedim ki: "kızım, bu şehir tek bir şehir değil; içiçe, katman katman; tıpkı sen ve başka insanlar gibi... var mısın o katmanları keşfetmeye! var say ki bu sokaklar hiç bilmediğin sokaklar... var say ki, hiç kimseyi tanımıyorsun burada... de ki dünyanın öbür ucundaki izmir'desin, o zaman nasıl bakardın buraya? ne düşünür, ne algılardın?"

açıkçası, önümde yepyeni bir şehir inşa olmadı tabii ki, anca animasyonlu filmlerde oluyor galiba... yine de, ne keyif veriyorsa o yöne gitmeye başladım. o yollar birleşti, kesişti, gidip melez güzeli kumral bir bisiklet edindim kendime: uzundur hayalimdi bisiklet ile gezmek... onunla yolculuklarımız boyunca yeni insanlarla tanıştım, daha önce hiç bakmadığım şekilde bakmaya başladım. yol arkadaşlarım ve yokuşlar ve çukurlar dediler ki "hayata karşı seçici geçirgen ol, olanı biteni anla, kabullen, geride bırak ve akarak devam et... dengede kalmanın en kolay yolu bu çünkü! ve sen akıp gitmeyi yapabildikçe, istediğin ve sevdiğin herşey sana doğru akmaya devam edecek... işin sevdiğin iş, bakışın sevdiğin bakış, çevrendekiler sevdiğin insanlar ve şehir sevdiğin şehir olacak... özgürlüğün tadını çıkarmak böyle bir şey işte! çünkü, herşeyi olduğu gibi kabul edince, zorunluluklar ve sıkıcı bağlar kalmaz seni bir yerde tutan; bilirsin ki herşey olması gerektiği gibi."

asıl vurucu nokta, sonra dank etti kafama... sürekli soruyordum, acı çekmeden, hatta mutlu olarak öğrenmek mümkün olamaz mı, bence olmalı!"  diye; şimdi bayram ediyorum, zil takıp oynuyorum sevinçten ki, mümkünmüş işte! 

bir sonraki adımda güzel esmer bir fotoğraf makinesi edinip, rengarenk grafittiler ve hızlı trenler boyunca gördüğüm eski güzel rum evleri ile haşır neşir olmak istiyorum. bakalım o zaman neler olacak...

bu arada, "bağcıyı mı dövsek, üzümü mü yesek? dövmek istemediğimiz ama dövmedikçe üzüm vermeyen bağcılarla ne yapsak? bütün bağcılar aynıysa, üzümden ve şaraptan vaz mı geçsek" konusunda bir takım gelişmeler kaydediyorum sanki içimde... bir sonuca ulaşacak biliyorum... o da ayrı bir hikaye...

6/04/2012

Dişli bir dişi vs. bir dişli dişi

Kadın ve adam, zamanında, mağaralarda yaşarlarken, kadınlar doğum ve toplayıcılık, erkekler avcılık yaparlarken, herkes en çok muhattab olduğu şeyi gözleme şansına sahip olur ve kadınlar "tohum" ve "toprak" ilişkisini çözerler. göçebe ve daha az sayıda yaşarlarken, kadının tarımı keşfetmesinden sonra, gittikçe büyüyen topluluklar halinde yaşamaya ve üretmeye başlarlar. geniş aileler halinde yaşanırken, kadını dölleyen tohumun sahibi bilinmezken, kadının hangi çocuğu doğurduğu net bir bilgidir. bu nedenle, adem in değil, havva nın çocuğudur, çocuk... ilk tanrılar, dişi tanrılardır... herşeyin varoluşu, sonrasında ortaya çıkan diğer bütün tanrılar ve evren ve zaman ve insan, herşey büyük "anne" den gelir... büyük anneye eşlik eden bir de tanrı vardır... herşeyin üremesi için, bir erkeğe ihtiyaç olduğunun farkındadır herkes ve ona saygıda kusur etmezler. 

"anaerkil" toplumlar, bugünkü ataerkil toplumun tam simetriği değilmiş... yani kadının iktidar olmak veya her konuda tek karar verici olmak gibi bir derdi yokmuş... bu nedenle, daha komünvari ve daha esnek iş bölümlerinin yapıldığı ve gruplar halinde yaşanan bir kurgu içinde yaşarlarmış insanlar... zaman içinde, köylerin büyümesi, metalin ve taşın işlenmesi ile fazla ürünelerin elde edilmesi, yerleşik düzende yaşayan birimlerin, göçebe-yağmacı birimler tarafından saldırıya uğraması, gittikçe erkeğin fiziksel gücüne ihtiyacı arttırmış ve savunma önemli bir yer edinmiş yerleşkelerde. Aslında binlerce yıl, kadın rahibe ve kadın savaşçılara sahip köyler-kentler, ürünün kamusal - işin kolektif olduğu  daha barışçıl ve huzur içinde yaşarlarken; erkeğin oüdipal kompleksi- iktidarını kanıtlama çabaları ile, gittikçe daha saldırgan ve daha çok savaşan toplumlara dönüşmüşler. Askeriyenin gelişmesi ve bununla beraber toplumu yönetme iktidarı ile ortaya çıkan sınıfsal ayrımda, ayrıcalık sahibi kişilerin mülkiyetlerini korumaları ve çoğaltmalarını sağlayacak bir şiddet eğiliminin oluşması, köle-efendi ilişkisinin yaratılması, hep ataerkil dönüşüm sırası ve sonrasında ortaya çıkmış...

Bin yıllarca, Büyük Anneye şükranlarını sunup bilgeliğinden faydalanan toplumlar, bu iktidar kanıtlama çabası içinde, büyük anneyi üçlek tanrıçaya bölmüşler; birini Zeus'a eş, diğerini Apollo'ya kardeş, bir diğerini de Afrodit yapıp, çirkin kocayla everip, üstüne kocasını aldattırıp kötü damgalar vurmuşlar... Avrupa ve Sami dillerinde, fahişe ve köpek kelimelerinin kökenleri hep tanrıçaların öz dillerdeki isimlerinden türemiş...

Neredeyse İsa'ya kadar, anaerkil toplumun komünal düzeni ve Büyük Anne'den korkan erkek egemen idare, son Rahibeleri ve tapınakları, mitleri öldürmek için ellerinde geleni yapmışlar. Sonrasında, zaten tek "erkek" tanrılı dinler, toplumun yönetilmesi ve bir takım ayrıcalıkların belli kesimlerce konusunda her türlü öyküyü halka yedirmek sureti ile, özellikle kadının sindirilmesi, kendi gücünden uzaklaştırılması ve binyıllarca yaşayageldiği herşeyi bir kenara atmasını sağlamıştır.

Aslen, bütün bu bilgilerin, okullarda tarih derlesinde anlatılmaması veya heryerde rastlanılır olmaması, belgesellerde arkeolojik kalıntılar gösterilirken açıklanmamasının, Yunanlardan beri unutturulmaya çalışılmasının nedeni, tabii ki ekonomik yapıyı korumaktır. Eğer insanlar, bu ürünün kamusal- emeğin kolektif olarak yaşanmış binlerce yıllık tarihi keşfederlerse, bir gün yine bu şekilde yaşanabileceğini de anlayacaklardır. Çünkü, halihazırdaki sistemin en büyük silahı, "komünal yaşamın insan doğasına aykırılığı"dır.

Halbuki, toplumsal bilinç, teknoloji gelişimi ve dünya-evren bilgimizin gelişimi ile gelen farkındalık düzeyi, herşeyi bir "tanrılar kurulu- tanrı" ile açıklama ihtiyacımızı ortadan kaldırdığı gibi, iktidar savaşının çözümlerini bulabilmemize de olanak sağlayabilir. 

Bugün, adamın biri çıkıp "kadının kürtaj olması-olmaması" veya "sezeryan ile doğum" hakında bir takım konuşmalar yaptığında, kendisine gülmek geliyor içimden. altı üstü, haydi diyelim, 3000 yıllık bir geleneğin kurbanı olarak, farkında bile olmadan, kadının kafasına vura vura elinden bütün haklarını alabileceği ve bu şekilde kendi sistemini koruyacağı inancında...

Pek çok tepki gösterildi konu ile ilgili olarak... Aslında,konunun açılması iyi oldu... neler yaşadığımızı ve neyin hakkımız olup olmadığı konusunda tartışmalar açılmasına ve herkesin bazı şeyleri oturup düşünüp farkına varmasına olanak sağladı. 

Bu arada, yaklaşık 1,5 sene önce, evliyken, kürtaj olmak istediğimde, Ege Üniversitesi Hastanesi bebeğin sağlıkla ilgili problemi olmadığı durumlarda kürtaj yapmadıklarını söylemişlerdi. Aslında, zaten devlet ücretsiz kürtaj hakkı tanımıyordu ki bütün hastanelerde. Bırakın kürtajı, evli olmadığınız halde bakire değilseniz jinekolojik muayene olmak istediğinizde pek çok garip tavırlarla karşılaşmanız mümkündü hep. Bir keresinde, iki erkek intern, muayene etmek istememişlerdi ve "muayene edecek misiniz, etmeyecek misiniz?" diye bağırmam gerekmişti kendilerine.

Demem o ki, bütün bu olanlar, göründükleri hallerinden ibaret değiller. Demem o ki, bu adamların kendilerinde doğurup-doğurmayacağımıza vereceğimiz karardan önce, zaten, hangi okula kaç yaşında gideceğimize, hangi yaşta evleneceğimize, cinselliğimizi nasıl ve ne zaman yaşayacağımıza dair pek çok fikirleri, akıl yürütmeleri ve yargıları var ve bunları zaten her gün, bulunduğumuz her yerde kafamıza vura vura yaşatıyorlar. Üstelik sadece "kadın" olanlarımıza değil, bütün bir toplum olarak hepimize...